Tüm dünyayı dizayn etme görevinin kendilerinde olduğunu zanneden, kendi hırsları doğrultusunda ürettikleri sözüm ona kutsal kaynaklarından beslenerek durumdan vazife çıkaran “Küresel şeytani akıl”, kendilerini, batıl tanrılarının taşeronları olarak görüyor, bunu da dünyaya kabul ettiriyorlardı. Taa ki Dünya Liderimiz Sayın Recep Tayyip Erdoğan çıkıp “One minute!”, “Dünya 5’ten büyüktür!” diye haykırınca, bunun, “artık sömürü düzenlerinizi sona erdireceğiz, zulüm kulelerinizi başınıza çalacağız” anlamı taşıdığını bildikleri için, kıyamet de o gün koptu. Uşakları olan PKK/PYD/YPG, FETÖ, DEAŞ ve içimizdeki işbirlikçilerini harekete geçirip seferber ettiler.
Bu vahşi kan içici küresel şebekenin, sömürü temeli üzerine kurdukları zulüm uygarlıklarının, insanlığı nasıl kan ve gözyaşı ile karanlığa boğduğunu son yıllarda daha net bir şekilde apaçık görüyoruz. Bugün insanlık, insanı merkeze alan hakikate dayalı adalet ve merhamet eksenli bir medeniyete hasret. İnsanlığın insanca bir dünyaya kavuşmasını sağlayacak en gerçek, en diri, en adil hakikat, sadece ‘İslâm Medeniyeti’dir. O yüzden küresel emperyalistler, yarınların dünyasını, bizim dirilişimizi durdurma projesi üzerine kuruyorlar. Dolayısıyla da makro bağlamda İslâm dünyasını ve mikro bağlamda ümmetin ve mazlum coğrafyaların umudu ve son kale Türkiye’yi cehenneme çevirip, parçalayacak her şeytani planı devreye sokuyorlar.
Ama artık eski Türkiye yok karşılarında. Kadim devletimizin derin tecrübesi ve stratejik aklı ile iman dolu yüreklerimizdeki cesaret ve korkusuzluk, bugün Suriye’de, Irak’ta ete kemiğe büründü. Suriye’de Fırat Kalkanı Harekatı’ndan sonra ikinci büyük hamlemizi yaparak İdlip operasyonunu başlattık.
İdlib, Hatay sınırımızın hemen ötesi. Bizim bugün İdlib’te olmamızın en önemli sebebi, Türkiye’nin bekası ve güvenliği meselesidir. ABD ve müttefikleri, Suriye PKK’sı olan PYD/YPG’yi, el-Kaide ile mücadele adı altında İdlib’e gönderebilir ya da laboratuarında ürettiği el-Kaide unsurlarını, provakasyon amaçlı tetikleyerek aleyhimizde bölgede kargaşa oluşturabilir veya DAEŞ’i el altından bu bölgeye sürerek, katliamla birlikte sınırımızı yeniden zorlayabilirler. Bunlar gibi çeşitli ihtimaller, Türkiye’nin güvenliği için fecaat derecesinde tehlikeli adımlardır.
Bu ihtimallerin herhangi birinin gerçekleşmesi durumunda, Türkiye’nin desteklediği Suriye muhaliflerinin elindeki son güçlü kale olan İdlib düşmüş olmakla kalmayacak, 2 milyondan fazla insan da Türkiye’ye doğru göç edecek, güney sınırımızda büyük bir insani felaket yaşanacaktı. Bununla birlikte ABD’nin Suriye PKK’sı olan PYD/YPG üzerinden yürüttüğü ‘Terör Koridoru’ yani ‘İsrail kuşağı’ güçlü bir şekilde bölgeye hakim olacaktı. Üstüne de, geçen yıl başlattığımız Fırat Kalkanı operasyonunun kazanımları tehlikeye girecekti. İdlib operasyonuyla, Afrin’deki PYD/YPG’nin İdlib’e yürüyüp Akdeniz’e ulaşma planlarını da suya düşürmüş olduk.
Yine 2016 sonlarına kadar Rusya ve Esed güçlerinin ağır saldırıları sonrası Halep’ten kaçan binlerce sivil şu an İdlib’te barınıyor. 2016 Aralık sonunda, Türkiye ve Rusya arasında gerçekleştirilen Astana Görüşmeleri sonunda, Halep’ten sivillerin otobüslerle çıkarılması esnasında bizzat ben de insani yardım amaçlı sürece katılmış, durumları yerinde müşahede etmiştim. Suriye’de sivillerin sığındıkları ve bir nebze rahat nefes alarak yaşayabildikleri son güvenli liman İdlib. Bölgede yaşayan sivillerin can güvenliği için Türkiye İdlib konusunda gerçekten hassas. Onların tek güvenceleri de açıkçası Türkiye. Türkiye olmasa, oralarda taş üstünde taş, gövde üstünde baş kalmayacak kadar vahşi bir kaos hakim bölgeye. Türkiye, Astana’da Ruslarla anlaşmamış olsaydı; Halep’in kaderi, İdlib için de geçerli olacaktı. İki milyon insanın yaşadığı bu şehir, havadan Amerikan uçaklarının ya da Rus uçaklarının, karadan rejimin, İran güdümlü milislerin ya da PYD/YPG’nin hedefi haline gelecekti.
Söylemeden geçemeyeceğim; Suriye’nin de, Irak’ın da kuzeyi tam bir ‘tehcire’ maruz bırakılmakta, buralarda bir ‘arındırma planı’ uygulanmakta. Buralar, bize tamamen yabancı ve kafadan Türkiye düşmanı bir popülasyon ile doldurulmakta. Irak ve Suriye’de tezgahlanan senaryonun, bir adım sonra Türkiye’ye yöneleceği gayet açık ve net. Bağımsızlığımız ve ulusal güvenliğimiz açısından bu tehlikeli gelecek planlarını görmemek, büyük akılsızlık olurdu ve ülkemiz açısından hüsranla sonuçlanırdı.
Bugün Suriye’de, Irak’ta gerçekleştiğini sandığımız kaos, aslında Büyük Türkiye’nin savaşıdır. Bugün oralarda yapmamız gereken savunma, sadece komşu ülkelerin toprak bütünlüğünü savunmak için değil, aynı zamanda Anadolu’yu savunmak içindir. Bugün Irak ve Suriye şehirlerini yakan, enkaza çeviren fırtınanın, yarın Anadolu şehirlerine yöneleceğini görmemek büyük körlük olur. Eğer Suriye ve Irak’ta bir savunma hattı kuramazsak, yarın Türkiye içlerinde çok ağır bedeller ödeyerek kurmak zorunda kalacağız. Şu bir gerçek ki; hudut sınırlarından, sıfır noktasından ülke korunamaz! Dışarıdan ülkeye yönelen tehdit, sınırın sıfır noktasında durdurulamaz. Kim, savaşı kendi sınırları içine taşımaya hazırlayanlara müsade eder? Irak ve Suriye’de olanlara müdahale etmemek, yarın Adana’da, Antep’te, Konya’da, Urfa’da, Diyarbakır’da savaşmayı kabullenmek demektir.
Bugün İdlib operasyonumuz, Reyhanlı sınırımızdan başlayan İdlib’in büyük kısmını kontrol altında tutan, eski adı Nusra olan, el-Kaide menşeyli Heyet Tahrir Şam’a karşı yapılıyor gibi görünse de, aslında vatan savunmamızdır. Afrin’e de, Mümbiç’e de, Ayn el-Arab’a da, Kuzey Irak’ın derinliklerine Musul’a, Kerkük’e de müdahale etmek vatan savunmasıdır. Çok daha büyük olumsuz etkileri olacak olan savaşları engelleme çabasıdır.
Türkiye ile Heyet Tahrir Şam örgütü arasında daha önce herhangi bir çatışma yaşanmadı. Tahrir Şam, Suriye’de sivillerin sığındığı son kent olan İdlib’in güvenli bölge olmasını tahkim edecek olan bu operasyona karşı çıkıp savaş pozisyonu alırsa, en büyük ihaneti, Suriye’nin mazlum halkına yapmış olur.
Allah, ordumuzun, devletimizin yardımcısı olsun. Gelecek, Büyük Türkiye güneşiyle aydınlanacak biiznillah. Sabırla, azimle mücahedeye devam..